Muhammed İkbal’in şarkısı yeniden

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Aşkın sönmez ateşini yeniden tutuşturan büyük adam” dediği Muhammed İkbal, yeniden aramıza döndü.

31 Mart 2013 Pazar 12:21
Muhammed İkbal’in şarkısı yeniden
Aşkın sönmez ateşini tutuşturan büyük adam Türkiye’de

Doğu’nun ve Batı’nın büyük filozofu Türkiye’yi sarsmaya geldi Son gecesinde geçirdiği bir baygınlıktan sonra biraz kendisine gelince son şiirini okumaya başladı…

“Geçmiş şarkılar tekrar okunacak mı? Hayır, okunmayacak! Hicaz’dan bir meltem esecek mi? Hayır, esmeyecek!..”


Doğu’nun ve Batı’nın filozofu Muhammed İkbal, son nefesini verdiğinde yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. “Hayır okunmayacak” dese de Muhammed İkbal’in şarkısı hiç susmadı.

Yaşadığı dönemde dünya liderlerinin görüşebilmek için ısrarlı davetler gönderdiği, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Aşkın sönmez ateşini yeniden tutuşturan büyük adam” dediği Muhammed İkbal, yeniden aramıza döndü. Timaş Yayınları, İkbal’in 1930 yılında Madras ve Haydarâbâd’da verdiği ancak 83 yıldan beri sarsıcı etkisini hala sürdüren altı konferanstan oluşan konuşmalarını yeniden kitaplaştırdı. 1934 Oxford baskısı esas alınarak hazırlanan sıradışı eser İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden İnşası adıyla Türkçe’ye çevrildi.

Bundan tam bir asır önce 1911 ve 1912 yıllarında, Hazreti Peygamber’e “ümmetin şeref ve haysiyetinin timsali” olarak Trablus’ta şehit düşmüş Türk askerlerinin kanlarını götüren İkbal, Ortadoğu’da haritaların yeniden çizildiği bir dönemde yine sahneye çıkıyor. İkbal’in bu eseri yazdığı yıllarda da İslam dünyasında yine çok önemli hadiseler cereyan ediyordu. Müslümanlar artık dünya üzerinde etkin kültürel, siyasal gücün temsilcisi olmaktan çıktığı gibi, her ne sebeple olursa olsun, İslam’ın Müslüman toplumlarda bireysel ve toplumsal hayattaki mevkisi ve işlerliği de baştan tanımlanıyordu. İslam düşüncesini yeniden inşâ etmek için, klasik İslam düşüncesinde yaygın kabul görmüş görüş ve kavramlara farklı açılardan bakabilen İkbal, İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden İnşası eserinde okuyucuyu ilk anda sarsıyor. Kur’an’ın klasik felsefe ile uzlaşmazlığını anlatıp Müslüman filozofları cesurca eleştiren İkbal, düşüncenin sınırlarını zorladığı eserde okurları sıra dışı felsefi bir yolculuğa çıkarıyor.

ERDOĞAN: “BİR EKSİĞİ VARDI BU MEDENİYETİN; AŞKI VE GÖNLÜ TANIMIYORDU. SADECE AKLA SAPLANIP KALMIŞTI” Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, her fırsatta anlattığı Muhammed İkbal için İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde Uluslararası Muhammed İkbal Sempozyumu düzenlemişti. Erdoğan, 1-2 Aralık 1995 yılında İstanbul’da gerçekleşen sempozyumun açılış konuşmasında İkbal için şu sözleri söylemişti: “Muhammed İkbal, İslam dünyasının çok büyük problemlerle boğuştuğu, varoluş mücadelesi verdiği bir dönemde yaşayan seçkin bir aydın, eşine az rastlanır bir şair, Doğu’yu ve Batı’yı derinliğine kavramış bir allame, bir mütefekkirdir. Şark’ın, artık bütün hayatiyetini kaybettiği iddiasının ortalıkta gezindiği bir dönemde, Hindistan’da aşkın sönmez ateşini yeniden tutuşturan bu büyük adam, bizim büyük şairimiz Mehmet Akif’le aynı gönül dilini konuşuyor. İslam dünyasını asırlık uykusundan uyandırmak için adeta haykırıyordu. Çünkü Şark’ın ateşinin sönmediğine inanmıştı. Yıllarca Avrupa’nın en büyük ilim merkezlerinde bulundu. Avrupa medeniyetini vücuda getiren prensipleri ta temeline inerek kavradı. Fakat bu medeniyet onu doyurmamış; Scophenauer’ları, Nietszche’leri, Hegel’leri, Kant’ları, Tolstoy’ları okumuş, tatmin olmamıştı. Bir eksiği vardı bu medeniyetin; aşkı ve gönlü tanımıyordu. Sadece akla saplanıp kalmıştı…” ‘OKUMAMIŞ FİLOZOF’UN OĞLU Muhammed İkbal, bugünkü Pakistan’da, Pencab bölgesinin kuzeybatısında bulunan Siyalkût (Siâlkot) şehrinde, İslam’ı XVII. yüzyılda kabul etmiş Keşmir asıllı ve orta halli bir Brehmen ailesinin çocuğu olarak 9 Kasım 1877’de dünyaya geldi. İkbal’in babası Nur Muhammed, küçük çapta ticaretle uğraşan bir esnaf olmasına rağmen etrafına topladığı aydın kişilerle ilmi ve felsefi meseleler üzerinde konuşup tartışmayı sevdiği için çevrede “okumamış filozof ” diye tanınan zeki bir insan ve dindar bir müslümandı; en çok istediği oğlunun Kur’an-ı Kerim’i okumayı en iyi şekilde öğrenmesiydi. İkbal, babasının arzusuna uyarak başladığı Kur’an kursunu, ardından ilkokulu bitirdi. Daha sonra İngilizce öğretim yapan Scotch Mission School’dan (İskoçya Misyon Lisesi) mezun oldu, yüksek öğrenime de aynı lisenin devamı niteliğindeki yüksek okulda başladı. Ancak klasik eğitimi terk etmemiş, bu arada Mevlânâ Mir Hasan’dan Arapça ve Farsça dersleri almıştı. Pakistanlı araştırmacılar, İkbal’in bütün yeteneklerinin bu büyük din bilgininin derslerine devam ederken ortaya çıkmaya başladığını söylüyorlar. İlk şiirlerini de o sırada yazmaya başladı ve bazı şiirlerini devrin ünlü Urdu şairi Dag Dehlevi’ye göstererek onun tenkit ve tavsiyeleri doğrultusunda devam etti. Muhammed İkbal, okulunu bitirip yüksek öğrenimini sürdürmek üzere Gaznelilerden beri İslam âleminin kültür merkezlerinden biri olan tarihi Lahor’a geldiğinde henüz yirmisinde bile değildi. Lahor’da Devlet Yüksokulu’na girdi ve iki yıl sonra büyük bir başarıyla lisans imtihanını vererek önemli bir burs kazandı. Arapça ve İngilizceyi birincilikle bitirdiği için de madalyalarla ödüllendirilmişti. 1899’da felsefe alanında yüksek lisans imtihanında büyük başarı elde ettiği için yeni bir altın madalyaya daha hak kazandı. Goverment College’de en büyük şansı, dünyaca tanınan oryantalist Prof. Dr. Thomas Arnold’u tanımış olmasıydı. Önce öğrencisi olduğu, daha sonra yakın dostluğunu kazandığı ve derin bir biçimde etkilendiği Arnold 1904 yılında ülkesine dönünce çok üzülmüş ve Nâle-i Firak adlı şiirini yazmıştı. Birkaç yıl sonra Avrupa’ya koşa koşa gitmişse, bunda hocası Arnold’a bağlılığının büyük rolü vardır. Onun vasıtasıyla tanıdığı batı medeniyetinin olumlu tarafları ve bu medeniyeti daha yakından tanıma arzusu da İkbal’i Avrupa’ya çeken hususlardan biriydi. İkbal’in şair olarak şöhreti Lahor’da bulunduğu sırada yayılmaya başladı. Mahzen adlı edebi dergide yayımladığı ve şiir gecelerinde okuduğu şiirlerle büyük bir heyecan uyandırıyordu. Ancak ona şöhretin asıl kapısını açan, İslam’ı Koruma Derneği ve Keşmirli Müslümanlar Derneği’nin yıllık toplantılarında okuduğu şiirler oldu. Bu toplantılardan birinde Nâle-i Yetim adlı şiiriyle bütün dinleyicileri ağlatmış, Hindistan Marşı, Himalaya ve Yeni Mâbet adlı şiirleri ise Hint Müslümanları arasında ciddi bir uyanışın başlamasını sağlamıştı.

KAYMAKAM OLAMADI AMA FİLOZOF OLDU
Yüksek Lisansını tamamladıktan sonra Lahor’daki ünlü Oriental College’e Arapça öğretim üyeliğine, bir süre sonra da İslamiye Yüksekokulu’nda İngilizce ve felsefe öğretmenliğine tayin edilen İkbal, bu arada hukuk öğrenimine de başlamış, ancak bir dersi verememişti. 1901 yılında da Pencab bölgesi kaymakamlık imtihanlarına girdi, fakat doktorların olumsuz rapor vermeleri yüzünden başarısız sayılmıştır. Sağlığı mükemmel olduğu halde böyle bir raporla önünün kesilmesi, genç İkbal’i ümitsizliğe sevk etmeyecek, aksine daha büyük bir hırsla yeni hamleler yapmasına yol açacaktı. Bu arada ekonomiyle ilgili bir eser üzerinde çalışıyordu. Urduca yazdığı bu ilk eserini İlmü’l-İktisat adıyla 1903 yılında yayımlayan İkbal, 1905’te, yüksek öğrenimine devam etmek, bilimde ilerlemek ve yeni ufuklara yönelmek arzusuyla İngiltere’ye hareket etti. Bu kararında hem ülkesinde karşılaştığı zorluklar, hem de hocası Thomas Arnold’un tavsiyeleri etkili olmuştu. İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Trinity College’e yazılan İkbal burada Yeni Hegelci (Neo-Hegelian) Mac Taggart’ın öğrencisi oldu. Daha sonra iki büyük oryantalistle, R.A. Nicholson ve E.G. Browne’la tanışıp dostluk kurdu. Mevlânâ’nın ölümsüz eseri Mesnevi’yi İngilizceye çevirerek büyük şöhret kazanan Nicholson, yıllar sonra Esrâr-ı Hodî’yi de tercüme ederek İkbal’in Batı dünyasında da tanınmasını sağlayacaktı. İngiltere’de kaldığı iki yıl içinde hukuk tahsilini tamamlayıp Ph.D. derecesini kazanan, daha da önemlisi yeni fikir cereyanlarıyla karşılaşarak içinden geldiği dünya hakkında yeni sorular sormaya başlayan İkbal, 1907 yılında, Almancasını geliştirmek maksadıyla Almanya’ya geçti ve Heidelberg’de birkaç hafta kaldı. Münih Üniversitesi’nde, tanınmış oryantalist Prof. Hommel’in yanında, Cambridge’de yazdığı tezle doktorasını yaptı. The Development of Metaphysics in Persia (İran’da Metafiziğin Gelişimi) adlı bu doktora tezinde, o zamana kadar Batı’da pek bilinmeyen bazı Müslüman düşünleri incelemiştir. İkbal’in bu eserinde, savunduğu birçok fikri daha sonra tamamen değiştirmişse de, onu bir filozof olarak müjdeleyen ve hem İslam düşünce tarihine, hem de Batı felsefesine vukufunun derecesini gösteren önemli bir çalışmadır. Muhammed İkbal, 1908 yılında Lahor’a döndü; İngilizce ve felsefe öğretmenliğiyle avukatlığı bir süre birlikte yürüttüyse de, daha sonra mesaisini bütünüyle avukatlığa verdi ve bu mesleği 1934 yılına kadar aralıksız icra etti.

TÜRK ASKERLERİNİN KANINI GÖTÜRDÜ
Avrupa’yı milliyetçilik rüzgârlarının estiği ve “ulus-devlet” fikrinin yaygınlaştığı yıllarda tanıyan İkbal, özellikle ırkçılığın Avrupa milletlerini birbirlerine nasıl düşürdüğünü ve küçük ülkelerin nasıl ezilip yok edildiğini gördükten sonra milliyetçilikten uzaklaşarak bir çeşit İslam enternasyonalizmini benimsedi ve Hintli şair kimliğinden uzaklaşarak bütün Müslümanların, son merhalede bütün insanlığın birleşmesini savunan bir filozof şair olarak İslam’ın evrensel mesajlarını insanlığa iletmeyi hayatının tek gayesi haline getirdi. Avrupa tecrübesi, İkbal’in şiirinde köklü bir değişime yol açmıştı. 1908 yılından sonra tam bir İslam şairi hüviyetiyle karşımıza çıkan İkbal, sadece Hindistan müslümanlarının değil, bütün İslam dünyasının meseleleriyle, özellikle Osmanlı Devleti’nin, dolayısıyla hilafetin kaderiyle yakından ilgiliydi. 1911 ve 1912 yıllarında Lahor’da yapılan Açıkhava toplantılarında Trablusgarb ve Balkan savaşları hakkında konuşuyor, Türk kahramanlığını anlatıp şiirler okuyordu. Hazreti Peygamber’e “ümmetin şeref ve haysiyetinin timsali” olarak Trablus’ta şehid düşmüş Türk askerlerinin kanlarını götürdüğünü anlattığı Peygamber Efendimizin Huzurunda adlı manzumesi son derece etkileyicidir. Edirne Muhasarası adlı şiirinde de Türk adaletinin büyüklüğünü dile getiren İkbal, bu şiirleriyle, Pakistan’da bugün de yaşayan Türk sevgisinin ve Türkiye-Pakistan dostluğunun temellerini attı. Milli Mücadele döneminde de manevi desteğini esirgemedi.

BAĞIMSIZ PAKİSTAN’IN TEMELİNİ ATTI

Esrâr-ı Hodî’nin 1920’de Nicholson tarafından İngilizceye tercüme edilmesi, İkbal’in hem Avrupa’da şöhret kazanmasını, hem de ülkesindeki itibarının son derece yükselmesini sağlamıştı. Hind alt kıtasındaki bazı üniversiteler ona fahri doktora unvanı vermek için adeta yarışıyorlardı. 1922’de İngiltere hükümeti tarafından kendisine “Sir” unvanı verildi. Artık Hindistan Müslümanlarının manevi önderi haline gelmişti. Bu durum onu ister istemez hep uzak durmaya çalıştığı politikaya sürüklüyordu. Nitekim 1926 yılında Pencab Yasama Meclisi üyeliğine seçildiği gibi, Tüm Hind Müslümanları Birliği sekreterliği görevi de kendisine verildi. Bu tarihten itibaren bağımsız Pakistan’ın kuruluşuna uzanan süreçte hem şair, hem filozof, hem de politikacı olarak unutulmaz roller oynayan İkbal, 1930 yılında Allahabad’da toplanan Tüm Hindistan Birliği Kurultayı’na başkanlık ederken yaptığı açılış konuşmasında Hindularla Müslümanların iki ayrı toplum teşkil ettiği görüşüne dayanan “iki millet” tezini savundu. Onun bu görüşü büyük bir heyecanla karşılanmış ve Himalaya eteklerinde Müslüman bir devletin kurulmasını öngören bir tasarı gibi ele alınıp işlenmiştir. O tarihte “şairin rüyası” diye nitelendirilen bu fikir Ağustos 1947’de gerçekleşecek, fakat şair rüyasının gerçek olduğunu göremeyecektir.

MUSSOLİNİ’NİN ISRARLI DAVETİ

Muhammed İkbal, daha sonra Hint Müslümanlarının ortak örgütü olan İslam Konferansı başkanlığına getirildi. Bu arada Madras ve Haydarâbâd’da verdiği altı konferansı The Reconstruction of Religious Thought in Islam (İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu, 1930) adıyla kitap olarak yayımlandı. 1931 yılında, İngiltere’nin Hint yarımadası halkına bir çeşit yönetim hürriyeti tanınması konusunu görüşmek üzere topladığı İkinci Yuvarlak Masa Konferansı’na katılmak üzere Londra’ya gitti. Dönüşte İtalya ve Mısır’a uğradı, Filistin’de Dünya İslam Kongresi toplantısına katıldı. 1932 yılında Londra’da yapılan Üçüncü Yuvarlak Masa Toplantısı’na da katılan İkbal, bu konferansta Pakistan tezini daha geniş bir kamuoyuna duyurmayı başardı. Ülkesine dönerken uğradığı Paris’te Bergson ve ünlü oryantalist Massignon ile görüştü. Bergson’a İslam felsefesi konusunda bilmediği birçok meseleyi açıkladı; Massignon ile de Hallac’ın bir nevi Nietzscheci yorumu üzerinde tartıştı. Fransa’dan İspanya’ya geçti ve Madrid Üniversitesi yöneticilerinin ricası üzerine “Endülüs ve İslam Dünyasının İdeolojik Gelişmesi” konulu bir konferans verdi. İspanya’dan İtalya’ya geçen ve Mussolini’yle ısrarlı daveti üzerine bir görüşme yapan İkbal, bu fırsatı değerlendirerek ondan Kuzey Afrika’daki Müslümanlara iyi davranmasını rica etti.

Şubat 1933’te ülkesine dönen ve Yuvarlak Masa Konferansı’yla ilgili görüşünü kamuoyuna açıklayan İkbal, aynı yılın Kasım ayında Afgan kralı Nadir Şah tarafından Kabil’e davet edildi. Afganistan gezisi izlenimlerini Misafir adlı eserinde anlatan İkbal’in sağlığı 1933 yılında bozuldu. Ardından gırtlak kanserine yakalandı ve ağır tedavi masraflarından dolayı büyük bir sıkıntı yaşamaya başladı. 1935’te, oğlu Cavid’le kızı Münire’nin annesi olan son eşini kaybedince büyük bir sarsıntı geçiren şairin hastalığı 1938’de çok ağırlaştı. 21 Nisan 1938 sabahı son nefesini verdiğinde, yanında bulunanların ifadelerine göre, yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Naaşı, Lahor’daki tarihi Bedşâhî Camii’nin dış kapı girişinde toprağa verildi.

sts a

    Yorumlar

banner124
Hava Durumu
Tümü Anket
Türkiye'de İdam Cezası Gelsin Mi?

NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

SPOR TOTO SÜPER LİG

Tür seçiniz:
Linkler
E-Gazete
  • HAVADİS TÜRK - İnternette Haberin Adresi - 28 Aralık 2015 Manşeti
Karikatür
  • Oof Off
Arşiv